Mustafa Kemal - (Yılmaz Özdil)

'Konu Dışı' forumunda cyraz tarafından 7 Kasım 2018 tarihinde açılan konu

  1. VirtuFortuna

    VirtuFortuna
    Expand Collapse
    Analog

    Katılım:
    24 Şubat 2014
    Mesaj:
    1,823
    Alınan Beğeniler:
    5,252
    @mavi

    Konu biraz dağılacak yine ama, bazı kısımlara çok fazla katılamadım o yüzden cevap vermek istedim.

    "Zira kendi çocuğumun devletin elinden ahlak eğitimi almasını, neyin iyi neyin kötü olduğunun, "ahlaki faziletlerin" devlet eliyle çocuğuma (veya yetiştirme sorumluluğunu aldığım insana) verilmesini net biçimde istemiyorum. O ahlak eğitimini biz, çocuklarımızı yetiştiren insanlar olarak kendimiz veririz, devlet bilim öğretsin, felsefe öğretsin, belki de en önemlisi "doğruyu yanlıştan" ayırmayı sağlayacak analiz becerisini kazandırsın yeter."

    Bu kısmen doğru olmakla beraber, bana ülkedeki tüm ailelerin çok ahlaklı, kendini yetiştirmiş, ve ahlak terazisi mükemmel insanlardan oluştuğu varsayımını içeriyor gibi geldi. Ülkemizi şu anda idare eden insanları da bu aileler yetiştirdi. Evet eğitim esas aileden başlar ve özellikle ahlaki konularda çocukları iyi yetiştirmek ailenin sorumluluğudur, fakat eğitim alanında, özellikle küçük yaşlarda çocuklara iyi örneklerin gösterilmesinde ben bir sakınca göremiyorum.

    "Söylediğim üzere, ben bana "kahramanlar" sunulmasını istemiyorum ; daha önce de belirttiğim üzere "düşünebilen birey olarak" benim adıma yorum yapılmasını istemiyorum zira."

    İnsanların bazı figürlerden ilham almasının nesi kötü ki? Dünyada kahramanlar var, yaşadılar ve öldüler. İyi ve kötü bana göre o kadar da yoruma açık bir konu değil. Bunların çocuklara aktarılması ne sebeple "kötü" veya "yanlış"? Eğer bahsedilen şey ilahlaştırmaksa, ben çocuk yaşta bile Atatürk'ün çok abartılı bir anlatımla işlendiğinin farkındaydım, ama zannediyorum bunu tartışmıyoruz.

    Küçük yaşlarda kimin iyi kimin kötü, veya kimin kahraman kimin kahraman olmadığı hakkında kusursuz bir muhakeme yapılabileceğini sanmıyorum. Benim görüşüm, bazı tarihte iz bırakmış insanların örnek gösterilmesinin olumlu olduğu yönünde. Kaldı ki eğer kahramanlar sunulmasına itiraz edeceksek bence Atatürk değil başka isimleri de konuşmak lazım, padişahlar en başta olmak üzere.

    "...en belirgin putlardan biri haline gelmiş durumda şu an. Bunu yaptığımdan değil, fakat onu herhangi bir milliyetçi çevre içerisinde "azıcık" eleştirmeyegörün, doğrudan oradaki insanların tepkisini çekersiniz ; kötü muameleye hatta değişen sertliklerde tepkilere maruz kalmanız olasıdır.
    Ve ne yazık ki bu durum eleştirinizin haklı / haksız olmasından bağımsızlık da taşır."


    Bütün bu cümle bana nedense daha güncel birini anımsattı. Kim olduğunu söylemeye gerek yok diye düşünüyorum. Atatürk'ün yer yer gereğinden fazla güzellemelerle anlatıldığına katılıyorum fakat bu "put" muhabbetini hiçbir zaman anlamayacağım. Kimse Atatürk için peygamber iması yapmadı, kimse dokunmak ibadettir demedi, kimse yaradanın tüm sıfatlarını tek bünyede toplamış demedi. Hangi put? Ben gerçekten bunu anlamıyorum. Heykeli var diye mi?

    Atatürk'ün aşırı yüceltilmesini saçma bulsam da, Atatürk "puttur" muhabbetini daha da saçma buluyorum.

    Neyse velhasıl, ben devletin iyiyi kötüyü örneklerle ve yaşamış insanlarla göstermesini yanlış bulmuyorum.
     
    Collapse Signature Expand Signature
    mattiadestro bunu beğendi.
  2. zxc

    zxc
    Expand Collapse
    Analog

    Katılım:
    4 Aralık 2013
    Mesaj:
    3,027
    Alınan Beğeniler:
    6,686
    Katılıyorum, ancak şahsi tecrübem iyi ahlak için Atatürk'ün gösterilen örneklerden birisi olma durumundan ziyade, Atatürk için bir liste oluşturulmuş olma durumu söz konusu. Yani Atatürk, odaklanan iyi ahlaki nitelemiyor. Bilakis odak noktası Atatürk, ve iyi ahlak örnekleri Atatürkü nitelemek için kullanılıyor.

    Bunun makul bir açıklaması yok. Eğer ülkemizin kurucusunu tanıtmaksa maksat, ki milli eğitimin amaçlarından biri bu olmalı, doğru düzgün tanıtılır, öğretilir.

    Benzeri durum dediğiniz gibi bazı padişahlar için de söz konusu. Açıkçası genel olarak aşırı milliyetçi bir eğitimden geçiyoruz. "devletin bekası için kardeşler öldürülmüştür." cümlesini siz de öğrenciyken bir tarih hocasından duydunuz mu? Peki bunun genel etik ve ahlak, hadi onu geçtim, tipik İslam anlayışı ile ne kadar uyumlu olduğu konusunda herhangi bir soru, cümle, ifade, tartışma söz konusu oldu mu?

    Yine değindiğiniz üzere her paranın üzerine, her devlet dairesine, her sınıfa, her meydana tek bir insanın resmini, heykelini dikmek te malesef bu asırda çok kolay açıklanabilecek bir şey değil. Refah ve ileri hangi ülkede böyle bir durum söz konusu? Buna benzer durumların olduğu hangi ülke müreffeh ve ileri?

    Neredeyse taa yüz sene önce cumhuriyeti ilan etmiş Atatürk. Gel gelelim bugün halimiz ortada. Kimisi Atatürk'ü suçlar, kimisi Atatürk'ün çizgisinden ayrıldık diye oldu der... Karşılaştırma amacıyla söylemiyorum, ama bence ikisi de ciddi sorunlu yaklaşımlar. İkinci dünya savaşında yerle bir olan ülkelerin bugünkü hali de ortada. Demek ki Atatürk değil, ama biz bir şeyleri yanlış yapıyoruz, orası kesin. Artık topu sürekli Atatürk'e atmayı bırakıp, vefatından sonra geçen seksen küsür seneyi iyi okuyup, bıraktığı mirasi akıllıca değerlendirip, kendimize çeki düzen vermek makul olan değil mi?

    Habire hayatı Atatürk merkezli yorumlayanlar, bence Atatürk'ün mirasına sahip çıkmıyorlar. Çünkü şahsını, amacının önüne koyuyorlar, ki kendisi zamanında buna karşı cıkmış.

    Atatürk'ü eleştirilemez konuma getirenler de, bilerek veya bilmeyerek Atatürk'ün hatırasına ihanet ediyorlar. Çünkü insanların Atatürk'ü her yönüyle tanıyıp, sağlıklı ve doğal bir sevgi beslemesine engel oluyorlar. Çünkü insan tanıdığını sever. Propagandamsı söylemlerle, yanlı yaklaşımlarla, tanıma ve doğal bir sevgi değil, saplantı ve taraftar oluşur.

    Edit. Bir kaç yerini tekrar yazdım. Çünkü aklımdan sürekli ne geçiyor biliyor musunuz? Bu yazdığımı okuyan bazıları kesin benim hakkımda 'bu herif kesin Atatürk düşmanı, ama tepki çekmemek için böyle üstü örtülü yazıyor' şeklinde düşünecek diye geçiyor. Bir değiştirdim, iki değiştirdim. Anladım ki nasıl ifade edersem edeyim, yeterince şartlanmış insanların bunu düşünmesine engel olmak çok da mümkün değil...
     
    #42 zxc, 12 Kasım 2018
    Son düzenleme: 14 Kasım 2018
    thng bunu beğendi.
  3. cyraz

    cyraz
    Expand Collapse
    FLAC

    Katılım:
    30 Haziran 2013
    Mesaj:
    301
    Alınan Beğeniler:
    179
    Ataturku anlamami isteyen arkadaslarin tavsiyeleri icin tesekkurler. Siz Ataturk'u gercekten bir nebze, anlamak istiyorsaniz. Madem bilim olmayan tarih anlatamiyormus size. Acin belgesellerde Ataturk'un manevi kizlarinin canli canli saatlerce suren diyaloglarda anlattiklarini dinleyin. Acin Ulku Adatepe'yi dinleyin. İsmet İnonuyu Bakan, Basbakan olmus kisileri ve bunlar onu canli canli taniyorlardi. Herhalde cok kucuk yaslarca Ataturkle arkadaslik etmis cocuk size bunu tarafsizca anlatanilir. Yazdiklariniz beni gercekten uzuyor, ozur dileyerek soyluyorum ancak suc sizin degil. Zaten belli kesimin size dayattirmak istedigi mevzu gordugum kadariyla dayatiliyor. Bir seyleri akil suzgecimden gecirirken o suzgec; bir seyleri icinde tutuyor bir seylerin gitmesine izin veriyor.
     
  4. OzanBc

    OzanBc
    Expand Collapse
    MP3

    Katılım:
    14 Kasım 2017
    Mesaj:
    74
    Alınan Beğeniler:
    130
    @mavi Uzun açıklamalarınız için teşekkür ederim. Görüyorum ki sizinle ilgili bazı şeyleri yanlış yorumlamışım. Özür dilerim.

    Ancak yazınıza vermiş olduğum cevapta, sizinle ilgili olmayan konulardaki fikirlerimde ısrarcıyım. Atatürk'ten çıkar sağlamaya çalışan bir dolu insan olduğunu kabul ediyorum elbette. Yine de Atatürk'ün gösterdiği yolda yürümenin, gerekirse devlet politikası olmasını (doğru yapılıyor olduğu varsayımıyla) destekliyorum. Elbette ki birileri çıkar, bu ideaları geliştirir, o zaman onu benimserim. Bilim ve felsefe duraksamaksızın ilerlemesi gereken şeyler ancak tabir-i caizse "daha iyisi yapılana kadar, en iyisi bu!".

    Ayrıca ülkede bir süredir devam eden Atatürk'ü tümden silme çalışmasının karşısında 10 sene öncesinde olduğumdan daha sert olduğumu biliyorum. Siz birey olarak devlet politikasına gerek duymadan çocuklarınızı yetiştirme vasfında olabilirsiniz ama @VirtuFortuna'nın da değindiği gibi ülkenin geneli bu seviyede maalesef değil. Ben de kendi çocuklarımı kendi bildiğim şekilde yetiştiriyorum. Genel toplum yargılarından uzak fikirlerim var, bu fikirleri de kendi çocuklarıma aktarmaya çalışıyorum. Maalesef toplumun büyük bir kesiminin kendi ahlak kurallarına göre çocuk yetiştirmesinin felaket getireceğini düşünüyorum. Zaten bunu da net olarak görebiliyoruz, kadınlara yapılanlar, çocuklara yapılanlar bunların en bariz örneklerini oluşturuyor.

    Son olarak "Principle of Charity" vurgunuza değineyim. Tartışma kültürü gelişmiş bir ülke olsak, muhtemelen ben de ön yargısız bir şekilde bu yaklaşımı benimsemiş olabilirdim ancak maalesef 40 senedir yaşadıklarım bunu engelliyor. Yine de niyetinizi kötü okumuş olduğum için üzgün olduğumu belirteyim zira belli ki oturup düzgün bir şekilde tartışılabilecek bir kişisiniz.
     
  5. zekixx

    zekixx
    Expand Collapse
    MP3

    Katılım:
    27 Şubat 2015
    Mesaj:
    144
    Alınan Beğeniler:
    296
    Selamlar, ben okudum tavsiye ederim, yabanci kaynaklardan dip notlar, hatta savas donemi yabanci komutanlardan atiflar yapilmis. Daha bilimsel bir kitap. Cok azinlik olarak Ilber hocanin kendi yorumlari var.
     
    Collapse Signature Expand Signature
    refuserQ bunu beğendi.
  6. mavi

    mavi
    Expand Collapse
    FLAC

    Katılım:
    6 Temmuz 2013
    Mesaj:
    248
    Alınan Beğeniler:
    1,506
    Yazılanları dikkatle okudum, bunlara mukabil kendi düşüncelerimi belirteyim.

    Bu yaklaşımı tarihsel olarak çok doğru bulduğumu söyleyemem. Dairesel bir mantık içeriyor çünkü.

    Farkındasınız, biz oldukça edilgen / pasif bir halkız.
    Verileni almak, dayatılanı kabul etmek konusunda isyan etmekten, reddetmekten ziyade, daha uysal, otoriteye karşı daha itaatkar yaklaşmaya yönelik toplumsal eğilimimiz daha kuvvetli. Ve karşısında belki de en itaatkar olduğumuz şeylerden biri olan devlet, bizim yetişmemizde, dünyaya nasıl baktığımızda yazdırdığı müfredatı ve özellikle kontrolü altında tuttuğu medyası ile en büyük payın sahibi.

    Biz, ortak özelliklerimizden biri olarak ideolojik eğitimimizi ailemizden ziyade devletin indoktrinasyonundan alırız. Zira ailelerimiz devlet eğitiminden bağımsız, kendi kendilerini eğitmiş değildirler ; onlar da devletin "tezgahından" geçerler.

    Dolayısıyla ülke için eğitimin başat aktörü olan devletin belirgin etkisi hesaba katılmadan ailelerin bağımsız biçimde kendi çocuklarını yetiştirmeleri T.C. şartlarında oldukça zor.
    Tam tersine, ülkemizi şu ana idare eden insanları, bu insanlara aslında "anayasal hak" olarak tanımladığı kaliteli eğitimi vermeyerek onları bundan yoksun bırakan devlet eli yetiştirdi ; aileler yalnızca arada bir zincir, bir aracı daha ziyade.
    Bizde devlet eliyle sert toplum mühendisliği adettendir.

    Yazdığım şey, "tüm ailelerin çok ahlaklı, kendini yetiştirmiş ve ahlak terazisi mükemmel insanlardan oluştuğu varsayımını" içermiyor, bunu belirttiğin için teşekkürler Berkhan, biraz daha açayım hemen.

    Ailelerin böyle olduğunu düşünmek ülke koşullarında takdir edersiniz ki namümkün ; tam tersine doğumundan itibaren iyiye veya kötüye yönel(til)ebilecek insanlarımızı kötüye yöneltmeye dair toplum olarak olumsuz bir şöhretimiz var.
    (Zıt örnek : Kanadalılar? Bu insanlar bizden genetik olarak iyiliğe karşı daha mı eğilimli? Kesinlikle hayır. E peki bu memleketten çıkan insanlar nasıl böyle düşünceli, nazik, iyi niyetli olabiliyorlar? - Temel cevabın burada ülke içinde düzgün işleyen bir siyaset kurumu ve bu insanları yetiştiren toplum olduğunu düşünmek oldukça olası --- ailelerden ziyade).

    Öte yandan ben yine de kendi çocuğumun devlet elinde kötü yetiştirilmesi yerine benim elimde kötü yetişmesini de tercih ederim ; en azından kabahati başka bir yerde değil, kendimde ararım. Bu açıdan devletin ahlaki olarak genel anlamda müdahalesine net biçimde karşıyım. Örnek gösterme de dahil.

    Bu mantıksal sebeplerimden biri ; fakat bunun gibi pek çok nedenim var.

    Temel olanlarından birini hiç lafı dolandırmadan belirteyim ; ben devlete karşı kuşkucu değilim, doğrudan mesafeliyim. Altını çizeyim, yalnızca hükümet değil, direkt devlete karşı. En ufak güvenmiyorum.

    Düşmanlık hissetmemekle birlikte devletlere karşı en ufak yakınlık da beslemiyorum. Sözüm meclisten gayet içeri.

    Bu benim için biraz hazin bir cümle, zira 15 yıl önceki halim yazdıklarımı görse tahminen hayatının şaşkınlığını yaşardı.

    Siyaseten kuvvetli eğilimlere sahip olmayan, hafif sağ yaklaşımlı bir baba ve Bulgaristan göçmeni bir anne tarafının çocuğu olarak son derece Kemalist - devletperver bir çevrede büyüdüm ve bu çevreyi yakından tanıyorum. İlkokulda, yarışma için İstiklal Marşı'nın on kıtasını ezberlemeye çalışırken hislenip ağladığımı, babamın kucağında bir gün otobüsle halamların evinin yolunda Ayazağa Garnizonu önünden geçerken "baba ben ilerde şehit olmak istiyorum" dediğimi hala hatırlıyorum. ("varlığım varlığına armağan olsun"cu propaganda bu kadar kuvvetli olmasa da eskiden de vardı - şu anki iktidara nitelik olarak özgü değil)

    Sonraki yıllarda akıl yürütme denen şeyle hafif hafif tanışınca hisler biraz daha rahat dengelenebiliyor tabii, lakin yine de on sekizimdeyken liseden sıra arkadaşım iyi puan yapıp Boğaziçi (gibi bir devlet okulu) yerine Koç (gibi bir özel okul) tercih edeceğini söylediğinde onu yadırgamıştım. Yine devlete karşı ilgi / alakam yüzünden.

    Üniversite zamanında, farklı insanların gözlerinden dünyayı görebilme arzusuyla adını duyduğum pek çok alakasız siyasi oluşumun içerisine destursuzca girdim, hatta örneğin İstanbul Üniversitesi'nde "Ermeni Soykırımı Yalanı" temalı, milliyetçi örgütlerden birinin düzenlediği panele katıldıktan sonra "soykırımcı", karşı görüşteki bir grup tarafından çıkışta yuhalandığımı da hatırlıyorum.

    Üniversitenin benimle tanıştırdığı belki de en önemli şeylerden biri, verdiği eğitimden ziyade beni birbirine son derece zıt kaynakların bulunduğu geniş bir kaynak havuzunun içerisine sokması oldu. Kütüphanelerde çok zaman geçirdim.

    Bu zaman içerisinde pek çok konuya dair farklı bakış açılarından okuma yapma imkanı buldum, farklı (ve sıkça birbiriyle çelişen) tezleri öğrenerek onlardan hangisini haklı bulduğuma karar verebilecek bir özgürlüğe kavuştum. Bunlardan birisi (kendimizinki de dahil olmak üzere) devletler tarihi oldu.

    Ve onlara dair ne kadar fazla şey okuduysam, ulus devletlerin "milli ideoloji"lerinin, "milli tarih"lerinin o kadar çarpık ve gerçeklikten uzak ; ellerinde gücü tutanların istek / çıkarlarına göre şekillendirilmiş kurmacalar olduklarını anladım. Kendi devletim ve onun geçmiş icraatlerine ilişkin öğrendiğim şeyler eski hislerimi neredeyse silip, onların bir "ürperme"ye dönüşmelerine neden oldu.
    Devletlerin, ana motivasyonları "güce / koltuğa / iktidara eğilimleri" olan siyasetçilerin kontrolünde hemen her türlü suçu işleyebilecek biçimde kullanılabilen (ve tarihte kullanılmış) kurumlar olduğu gerçeği yüzüme sert biçimde çarptı ve açıkçası bu bende kendilerine karşı bir çekinmeye, bir ideolojik mesafeye yol açtı.

    Bunun arkasındaki mantık basit aslında ; insandan oluşan ve insan olmadan olamayacak, varlığını insana borçlu olan devlet, insan suç işlerken, kendisi nasıl kabahatsiz kalabilir ki?
    Cevabı basit, kalamaz. Tam tersine, insanlık tarihindeki belki de en büyük, en korkunç suçlar devlet eliyle işlenmiştir.

    Bu "kabahatler"in bastırılması veya yönetenlerin çıkarına uygun hale sokulması da devletlerin kendi icraatlerini akladıkları otobiyografileri olan "milli tarih" yazımı ile sağlanır.
    Bu sayede çoğu İngiliz & onların mirasyedisi ABD'liler, 16 ve 18. yüzyıllar arasında Batı Afrika sahillerinden -kaçırılarak- Amerika'ya götürülürken yolda kötü koşullara dayanamayıp ölen yaklaşık 80 milyon siyahın vicdani sorumluluğundan muaf olarak gündelik hayatlarını sürdürebilirler ; bizde "kaşif" olarak bilinip, aslında kıtaya felaket getiren Kristof Kolomb'un "Yeni Dünya"ya varışını "Columbus Day" adı altında her yıl ekimin ikinci haftasında kutlarlar.

    Bu sayede, bir kısım Belçikalı, kendi devletlerinin 19. yüzyıl sonu II. Leopold döneminde Kongo'da on milyona yakın insanın öldürülmesindeki sorumluluğu konusuna -hala- milliyetçi yaklaşabilir, devletlerini savunacak iddialar üretebilirler. Milli müfredatın kudreti korkunçtur bu açıdan.

    Bizdeki genel milliyetçi tezlere de bakmayın, onların gözünde hep Batı, Çinliler, Araplar bizi yoldan çıkarır, onlar haksızlık / hile / katliam yapar ; bizim gelmiş geçmiş devletlerimizse her daim yiğittir, özü sözü birdir ; kendileri hep "mazlumdur".
    Ve bu size günümüzü çağrıştırdığını düşündüğüm "mağdur edebiyatı", bir tarihçi arkadaşımın deyimiyle "kahramanı devlet" olan milli tarih yazınımızın ana unsurlarındadır.

    Devletleri "iyi devletler / kötü devletler" diye ayıran ve sert iyi / kötü anlayışıyla Hollywood filmlerini düşünsel olarak aşamamış anlayışa ithafen altını çizmeli, güç yozlaştırır.
    İnsanları da devletleri de.
    Ve tarihte elinde güç bulundurmuş millet & devletlerin hemen hepsinin siyasi günahları vardır. Buna tabii ki biz de dahiliz.

    Sadede geleyim, bizler devletin elinde yetişen ve onun indoktrinasyonundan geçen bireyler olarak aslında objektif baktığımızı düşündüğümüz zaman dahi devletleri (daha doğrusu devletimizi) kayırıyoruz. Fakat bunu, ailesinden sevdiği birilerinin pek de ahlaklı insanlar olmadığını fark etmeyen veya bunu görmemezlikten gelmeye çalışan insanlar gibi bilişsel olarak reddediyoruz.

    Biraz şuna benziyor.
    Yakın bir arkadaşınız fazla tanımadığı ve sizin tanıdığınız (ve hakkında hiç de olumlu düşünmediğiniz) birinden hoşlanıyordur. Arkadaşınızı köşeye çekersiniz, "bak o senin düşündüğün gibi biri değil, yapma - etme, zarar göreceksin" dersiniz ; ve bu yaptığınız çoğu zaman nafiledir.
    Karşısındaki insana hisleriyle bağlanmış birini mantıkla ikna edemezsiniz.

    Biz de küçükten itibaren devlete karşı hislerimizle bağlanıyoruz, onun korkunç kabahatlerini görmezden gelmemiz, onu bir türlü objektif değerlendirememiz de temelde bundan.

    Hep soyut konuştum, yirmi beş yıllık bir tarih okuru olarak devlet eliyle yazdırılan tarihin içerdiği manipülasyona dair keskin bir örnek vereyim, ki belki bazı şeyler biraz daha netleşir.

    Bize okullarda, Çanakkale Savaşı'nın "anti-emperyalist bir mücadele" olduğu belletilir.
    Şüphesiz bu yalandır.
    Çanakkale Savaşı anti-emperyalist bir savaş değildir, tam tersine bir paylaşım mücadelesi olan 1. Dünya Savaşı'nın bir parçasıdır.

    Devletin tarih kitaplarında yazar, İtilaf Devletleri - başta İngiltere ve Fransa olmak üzere - bizden savaşta tarafsız kalmamızı ister. Ülkemiz ise Enver Paşa ve beraberinde İttihat ve Terakki içindeki "Almanya'nın kazanacağını düşünen klik" tarafından savaşa sürüklenir. Yani İttifak'ın yanında savaşa girerek diplomatik dilde İngiltere ve Fransa'nın tüm uyarılarına rağmen bu ülkelere "savaş ilan edilir".

    Soru : Savaş ilanında bulunduğumuz (ki Kanal Cephesi gibi yerlerde kendilerine saldırdığımız) bu iki ülkenin bize saldırmasının neresi anti-emperyalist mücadeledir?

    İşin ironik tarafı, bu çarpıtmayı teşhis etmek için "milli tarih"in dışına -dahi- çıkmaya, daha bilimsel kaynaklara bakmaya gerek yok, milli müfredat kendi kendini çürütüyor zaten.

    Ben yalnızca bir örnek verdim, ki bize devletin bellettiği tarih bunun gibi beyin yıkama girişimleriyle doludur. (Meşhur "Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık"a hiç girmiyorum)
    Bu tarih çarpıktır, Mustafa Kemal'i de, İnönü'yü de, II. Abdülhamit'i de Oğuz Kağan'ı da kendi emelleri & çıkarları doğrultusunda çarpıtır ve bu sayede toplum mühendisliğine soyunur. (Yine buradan, bir milli müfredat eğilimli eser olan Özdil'in kitabına gelmek mümkün)

    Ve ben devletin eliyle şekil verdiği, "nasıl olmam ve düşünmem gerektiğini belirlediği" bir insan olmayı istemiyorum. İçerik olarak bomboş olan bir "milliliğe" karşı olmam da bundan.
     
    #46 mavi, 15 Kasım 2018
    Son düzenleme: 15 Kasım 2018
    barocka, Mikrobiyolog ve zodiac_tauruss bunu beğendi.
  7. mavi

    mavi
    Expand Collapse
    FLAC

    Katılım:
    6 Temmuz 2013
    Mesaj:
    248
    Alınan Beğeniler:
    1,506
    Benim derdim küçük yaşta muhakemeden ziyade kahraman sunulmasının lüzumuyla. Devlet bana kahraman vermesin, çocuğuma da mümkünse. Zira devlet gibi ideolojik eğilimleri oldukça köşeli ve belirgin olan bir kurumun elinde anlatılan kahramanlar da bu "ideolojiden" çarpıtma olarak pay almaktalar. Dolayısıyla sonuç yine insanları aldatılmasına varıyor.

    Tarihte iz bırakmış derken, kime göre neye göre örneğin? Veya bıraktığı "iz"in ben iyi ve çocuklara anlatılabilecek bir iz olduğuna katılmak zorunda mıyım?
    Bunlara pek olumlu cevap veremiyorum.
    Sebebini açıklayayım.

    Bizde milli tarih kitaplarının ideolojik olgunluğu genelde çocuksu düzeydedir, dünyadan bihaber olduğumuz yaş dönemlerimizde bu gezegene dair sahip olduğumuz bakış açılarını yansıtırlar.

    Örneğin 1040 tarihli Dandanakan Savaşı'nı bize "+", "-" tablosuyla anlatır, Tuğrul ve Çağrı Beyler'in kazandığına ve Sultan Mesut'un kaybettiğine yoğunlaşılarak bu sayede İran Selçuklularının kuruluşunun siyaseten tamamlandığı üzerinde durulur. (İran Selçuklularının ismindeki "İran"ın silinip bize daha Türki bir isimle, "Büyük Selçuklular" olarak öğretilmesi de bir milli tarih incisidir, not düşeyim.)

    Savaş dediğimiz, insanlığın belki de gelmiş geçmiş en korkunç faaliyeti bize kazanan / kaybeden takımlarıyla bir iddaa kuponu basitliğinde sunulur.

    Bu savaşta, yalnızca zamanlarının "fatihleri" olan "büyüklerimiz" zikredilir ; ölen, öldürülen, sizin benim gibi hisseden, acı çeken, sevgi duyabilen ; bir hayat algısı, görüşü olan, yaşamdan ve gelecekten bir şeyler bekleyen on binlerce insanın birbirlerini boğazlamaları ve genç yaşta mezara konulması milli tarihin en ufak umrunda değildir ; zira "milli tarih" devletlerin, "egemenlerin" ürünüdür, biz bireylerin değil.

    Milli tarihtir yine, bir yerde yaşayan insanların topraklarına onları öldürerek el koymayı, yani "işgalin" siyaseten yumuşatılmış şekli olan "fetih" kavramını bize ballandıran ; işgal becerisi yüksek olan "atalarımız"ı bize "fatih" diye sunan.

    Ve ben "iz bırakmış" milli tarihin "kahramanlarını" onun aldığı gibi almak zorunda değilim. Bu insanlar benim için kahraman değiller.

    Kadir Bey merhaba yeniden.
    Üzülmenizi istemem herhangi bir konuda, bu yüzden de olabildiğince özenerek ifadelerimi dokumaya çalışıyorum. Fakat anlatmak istediklerim tam olarak bunlar değildi, biraz açayım izin verirseniz.

    Bilimsellik olmadan da tarih anlatılabilir tabii, fakat yazdığım ilk mesajdaki gibi bunları bize gerçeklik vaadeden çalışmalardan daha ziyade bir edebi eser okur gibi okumak lazım gelir.

    Örneğin Ahmet Altan'ın (siyaset içerisinde harcanmadan önce yazdığı) "İsyan Günlerinde Aşk" isimli romanı tarihsel bir dönemi (II. Abdülhamit dönemi sonu) ele alırken bu mekan zaman içerisine postmodern bir anlayışla bir aşk hikayesi yerleştirir. Bunu okur, keyif alır ; hatta belki bir şeyler öğrenebilirsiniz, fakat bunun bir kurmaca olduğunu, bir "roman" olduğunu bilirsiniz. Zira dar ve hikayenin tezine hizmet eden belirli bir bakış açısıyla yoğurulurlar.

    Özdil'in kitabı dahil, milli müfredatı temel alarak yazılan eserlerde de bu tip bir durum söz konusudur.
    Bu kitaplar, ifade ettiğim üzere, gerçekliği sunmak yerine ideolojik bir amaca hizmet etmek üzere yazılırlar ; ki amaçladıkları şey de yalın ve çıplak gerçeklik değildir.

    Yani kendi tezlerine hizmet eden "belgeleri" kitaba alırken, kendi tezleriyle ters düşen belgeleri görmezden gelirler (bknz. teyit önyargısı - ingilizcesiyle confirmation bias).

    "Bilimsel" olma iddiasındaki bir çalışma ise belirli tezleri hem destekleyen hem de yanlışlayan, birbirine zıt belgeleri içerisine alarak objektif bir bakış açısı sağlamaya çalışır. Özdil'in yap(a)mayacağı şey tam olarak budur.

    Bahsettiğiniz kişilere değineyim, söylediğinizin tam tersine, bir insana karşı tarafsız yaklaşabilme ihtimali en düşük olan insanlar (özellikle önemli biriyse) etrafındakilerdir.

    Birçok farklı kaynaktan oturup Mustafa Kemal'i çalışmış, analiz becerisi yüksek <ve belki de en önemlisi onunla bir çıkar ilişkisi olmayan> biri onu bir ölçüde tarafsızca yazabilir ; fakat etrafında, Mustafa Kemal'le ilişkisi bulunan ve onu tarihin akışı içerisinde yalnızca belirli açılardan (akademik tarihin yardımı olmaksızın) tanıyanlar bize daha ziyade kendi "önyargılarını" sunarlar.
    Siz yakın ve sevdiğiniz bir arkadaşınızı ne kadar tarafsız anlatabilirsiniz?

    Dolayısıyla "yakınlık" tarafsızlık sağlamaz, hatta çoğu zaman bunun tam tersine hizmet eder.

    Belli bir kesimin medyada Atatürk düşmanlığını dayattırmaya çalıştığı dönem en azından siyasi olarak geride kaldı ; ki Atatürk'ün putlaştırıldığını söylediğim bir ülke ve zamanda yaşarken benim buna (azınlık olmak pahasına) karşı çıkmam bunu "birilerinin bana dayatmasından" ziyade kendi okuma ve tefekkür sürecimin sonucu.

    Tam tersine, adaletin ona en çok ihtiyacı olan biz sıradan insanlar için neredeyse işlemediği, insanları öldürenlerin, hayvanlara işkence yapanların, güzelim doğamızı mahveden, dizboyu yolsuzluklara bulaşan, insanların göz göre göre emeklerini ve hayatlarını çalanların neredeyse ceza almadan yırttığı bir statüko içerisinde Atatürk'e hakaret eden biri için "adaletin saniye sekmeden tecelli edesinin gelmesi" sizde bir şüphe uyandırmıyor mu?
    Baştaki adam on yıl evvel Atatürk ve İnönü'ye ithafen "iki ayyaş" derken, şu an bu "hassasiyeti" göstermesi "Yüce Önder Atatürk'ü anlamasından" mı, yoksa artık devleti tamamen ele geçirmesi ertesinde böyle yapmanın işine gelmesinden mi?
    İktidar Atatürk'ü umursamıyor, yalnızca onunla beraber gelen siyaset kültüründen, "Tek Adam" kültünden medet umuyor ; kendisine karşı ilgisi ve korumacılığı da bundan.

    @OzanBc Ozan Bey merhabalar. Birkaç gözlemimi yazayım.

    Çok doğrudan yazacağım, kusura bakmayın. Bizim Kemalizm'in ve Atatürkçülüğün hayaletinden kurtulmamız gerekiyor ; yoksa elimize geçecek şey en fazla Doğan görünümlü Şahin olacak, kötünün iyisine mahkum olacağız. Doğan görünümlü Şahin'i Ferrari'ye çevirmeye çalışmak yerineyse Şahin'i elden çıkarıp Ferrari almaya odaklanmamız, toplumsal enerjimizi buna yöneltmemiz gerekli.

    Şöyle ifade edeyim, Atatürkçülük & Kemalizm yaklaşımlarının "popülerliği" yalnızca milli tarih eğitimiyle alakalı değil, bizde toplumsal olarak hizmet ettiği bazı psikolojik eğilimler bulunmakta.
    En başta, gündelik hayatımızda sıkça sorduğumuz "memleket nasıl kurtulur" sorusuna kalıp bir cevap teşkil ediyor bu iki yaklaşım.
    Yani biraz açarsak "Altı Ok'u iyi uygularsak" ya da "Atatürk'ün devrimlerine sıkı sıkı sarılırsak" gibi ifadelerle kafamızdaki bu cevabı çok zor olan sorunun psikolojimizde yarattığı "belirsizlikle" bir bakıma mücadele etmiş oluyoruz ve bu cevaplar bizi avutuyor.
    Halbuki bunlar cevap "görünümüne sahip olmakla birlikte" cevap değiller.

    Zira her ne kadar kendisini seversek sevelim, şunu hatırlamalıyız ki Mustafa Kemal'in içerisinde yaşadığı dünya çok gerilerde kaldı.

    Onun, bugün Kemalizm diye adlandırdığımız yaklaşımları kurumsallaştırırken dinamiklerini göz önüne aldığı dünyadan artık bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Mustafa Kemal gördüğüm kadarıyla çok pratik anlayışlı sahip bir insandı ve onun ideolojik yaklaşımlarını etkileyen temel soru şuydu :

    "Savaşlardan harap ve bitap olmuş bu ülkeyi en kısa şekilde nasıl kalkındırabilir, nasıl modernleştirebilirim?"

    Bu doğrultuda arzu ettiği ve "muasır medeniyet seviyesi" olarak ifade ettiği ülkelerde gördüğü pratikleri zamanının koşulları içerisinde dönemin Türkiye gerçeklerine uyarlamak istedi ve bunda az veya çok başarı gösterdi. Yani bir anlamda Kemalizm, dönemin durumuna uygun görülen bir cevaptı.

    Milliyetçi perspektiften arkadaşlarla konuşurken sıkça söylerler ; "Mustafa Kemal'in icraatlerini eleştirirken dönemin koşullarına bakmalı" derler. Katılırım, fakat o dönemin koşullarına uyacak biçimde tasarlanmış bir "reçetenin" 95 yıl sonrasının hastalıklarında etki göstermesini nasıl bekleyebilecekleri sorusunu yöneltirim buna müteakiben. (Ki Liberalizm ve Marksizm gibi Kemalizm'den ideolojik olarak fersah fersah daha derin / kapsamlı olan akımlar bile bu zamana değin defalarca değişmişken)

    Dünya hızla değişiyor ; bizim, gezegenin şu anki kiracıları olarak kendimizi küresel ısınmanın, hayatın her noktasına nüfuz etmeye hazırlanan yapay zekanın ve gıda totaliteryanizminin (olası) etkilerine karşı hazırlamamız, bunlara yönelik cevaplar üretmemiz gerekiyor,, aklı, adaleti ve vicdanı kılavuzumuz belleyerek.

    Atatürk, 90 yıl önce bugün bizim dünyamızın gündeminden haberdar değildi (olamazdı da zaten) ve bizim kendi zamanımızın koşullarına uygun "reçete"ler üretmemiz gerekiyor.

    Bilirsiniz, genç insanlarla yaşlılar arasındaki önemli farklardan biri baktıkları yönlerdir.
    Gençlik, onun için heyecan ve bilinmezlerle dolu geleceğe dönüktür hep, kıblesi gelecektir ; yaşlandıkça geçmişe dönmeye başlar insan, gelecek günleri azaldıkça.

    Bizim de "umut edebilmek için" şu geçmişe dönüklüğümüzden, geleceği ihmal etmek pahasına hep geçmişte bir "asr-ı saadet" aramamızdan kurtulup artık geleceğe dönmemiz gerekiyor toplum olarak.

    "Ben arkamda bir dogma bırakmıyorum" ve "hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir" diyen Atatürk de bunu isterdi diye düşünüyorum.
     
    Klostrohobi, zxc, Cyril ve 5 kişi daha bunu beğendi.
  8. barocka

    barocka
    Expand Collapse
    FLAC

    Katılım:
    21 Haziran 2017
    Mesaj:
    362
    Alınan Beğeniler:
    426
    Konuyu ilk gördüğümde, "ne gerek var burada bunlara" diye düşünüp, endişeyle takip ettim. Cevapları uzun görünce, takip etmeyi de bıraktım.
    Ertesinde @mavi nin uzun cevaplarından birine takılınca, kendisinin tüm cevaplarını baştan aşağıya okudum... Öncelikle kendisinin tüm yazdıklarına "satırı, satırına katılıyorum" deme kolaylığı göstereyim.

    Sonrasında kendisini tebrik edeyim; kazandığı bakış açısından, yazım üslubundan, Türkçe kullanımından dolayı...

    Zamane hastalığı yine bir kolaylığa sığınıp, zikrimi sloganlaştırıp kaçayım; bize @mavi gibi kafalardan daha çok lazım...
     
  9. Mikrobiyolog

    Mikrobiyolog
    Expand Collapse
    WAV

    Katılım:
    5 Ocak 2016
    Mesaj:
    983
    Alınan Beğeniler:
    3,746
    @mavi Ceyhun hocam, dil kullanımına dikkat ederek, üzerine düşünerek, uzun uzun yazdığınız mesajlarınızı takdir ettiğimi bilmenizi isterim. Zaman ve zihin harcadığınız belli oluyor.

    Devlet eleştirilerinize hak veriyorum bununla beraber başka nasıl olabileceğini tahayyül edemediğim için "böyle olmamalıdır, şöyle olmalıdır" diyemiyorum.

    Herkes kendi çocuğuna kendi doğru/yanlış anlayışını, kendi ahlakını verirse ortaya çok sıkıntılı bir toplum çıkar, işbirliği zorlaşır. Günümüzde kutuplaşmış Türkiye buna güzel bir örnek. Misal: 14 yaşında bir kızı, adetini görmüş, evlenip aile kurmaya hazır genç kadın olarak görenler ve elinde bebekle oynayan, evlenilemez, yaşı küçük bir çocuk olarak görenler uzlaşamıyorlar.

    Oysa devlet temelde organizasyon ve işbirliğini mümkün kılmak için var, bütün kürekçilerin aynı anda aynı yöne çekmesi için var. Bunu sağlamak ve varlığını sürdürmek için ne gerekiyorsa yapmaya da hazır. Buna, bizi, çocuğumuzu kalıba dökmek de dahil. Ve işin aslı şu ki, bizlerin de istediği aslında bu. Çünkü bugün insanların beraber işlev görebilmeleri için ortaya çıkardığı tüm varsayımların teminatı devlet. Bunlar nedir: Kağıt paranın değeri olması, nüfus kağıdımızın ve pasaportumuzun bize sunduğu haklar, tapu senedinin dünyanın bir parçasını sadece bizim yapması (Örnekler çoğaltılabilir) vb. Tüm bunlar insanların ortak var sayımlarından ibaret. Bu varsayımların teminatı devlet(ler). Bu varsayımlar ve devlet, bizim ihtiyaçlarımız nedeniyle ortaya çıkmış kavramlar. Biz bu varsayımları ve devleti istiyoruz çünkü ihtiyacımız var. Devletin kendi sürekliliğini teminat altına almasına da ihtiyacımız var. Devletin bu sürekliliği sağlamak için kendisini devam ettirecek, ortak değer ve amaçlar etrafında birleşmiş bireyler yetiştirmeyi hedeflemesi da gayet doğal. "Devlet benim canımın, malımın güvencesi olsun, ama vergi almasın, beni de kendi istediği şekilde davranmaya zorlamasın, çocuğuma da kendi değerlerini empoze edip onu bu devletin içinde fonksiyon görecek şekilde yetiştirmesin" demeyi mantıklı bulmuyorum. Ayrıca bir çocuk sadece ailesine ait değildir, içinde yaşadığı topluma da aittir. Toplum içinde yaşayacak olan bir çocuğun, toplumun ortak değerlerini alması, almamasından daha iyi sonuç verecektir. İleride bu değerlerden uzaklaşacak, bunları aşacak dahi olsa, bir bireyin içinde yaşadığı toplumun değerlerini, hassasiyetlerini bilmesi onun lehine olacaktır.

    @mavi hocam size cevaben ve karşı yazıyormuş gibi oldum ama aslında maksadım bu değil, dediklerinize katılmakla beraber, yazdıklarınızı okuyan arkadaşların, olayın bir de bu boyutunu düşünmesini istedim.
     
    mavi, refuserQ ve VirtuFortuna bunu beğendi.
  10. zxc

    zxc
    Expand Collapse
    Analog

    Katılım:
    4 Aralık 2013
    Mesaj:
    3,027
    Alınan Beğeniler:
    6,686
    @Mikrobiyolog, eğer yanlış anlamadıysam @mavi, devletin varlığına, devamlılığına, temel ahlak ve etik kuralları öğretmesine, toplum kültür ve bilinci oluşturmasına karşı değil; bilakis bunları yaparken haddini aşmasına, yetkisini amacı dışında kullanmasına karşı.

    İyi insan olalım, çalmayalım, yalan söylemeyelim, ayrımcılık yapmayalım, dürüst olalım, doğruyu yanlışı ayırdedebilelim, aynı dili konuşabilelim, tarihimizi öğrenelim, vs. Bunlarda bir sorun yok.

    Açıkçası kelime olarak "devlet" kısmen belirsiz bir kavram. İngilizce karşılığı olan "government" ve "state" çok farklı şeyler. "Türkiye devleti" deyince "state" anlamında kullanmış oluyoruz. Ancak "devlet yapsın" deyince "government" anlamında.

    Government kelimesi govern'dan geliyor, yani "yönetme ve idare etme" anlamında. Aslında daha çok iktidar ve hükümet anlamında, ancak partiden bağımsız bir kavram. Belki "yönetim" sanki daha uygun bir tabir.

    "State" anlamında devlete karşı olmak mümkün değil. Bilakis devamı için ne gerekirse yaparız.

    "Government" anlamında devlete karşı ise her vatandaşın çok ihtiyatlı ve temkinli yaklaşması lazım. Çünkü olaya insan faktörü giriyor. Aramızdan seçtiğimiz insanlara çok ciddi yetkiler veriyoruz, ve verilen yetki ölçüsünde denetlenmeleri gerekli. Aldıkları kararlar kendilerine değil, belli bir kesime veya gruba değil, umuma, yani tüm vatandaşlara hizmet etmeli.

    Malesef bu konuda çok ciddi bir kavram kargaşası içindeyiz. Devlet nedir, hükümet nedir, ülke nedir, medya nedir, yargı nedir, kuvvetler ayrılığı nedir, gereği nedir, denge nasıl oluşur, denetleme neden önemlidir, bunları adamakıllı öğrenmedik hiç...

    Bizim "devlet büyüğümüz" dediğimize ecnebiler "public servant" diyorlar. Aradaki fark muazzam...
     
    #50 zxc, 17 Kasım 2018
    Son düzenleme: 17 Kasım 2018
    kayihani, mavi ve Cyril bunu beğendi.
  11. mavi

    mavi
    Expand Collapse
    FLAC

    Katılım:
    6 Temmuz 2013
    Mesaj:
    248
    Alınan Beğeniler:
    1,506
    Yazdıklarıma cevaben olsun olmasın, düşüncenizi paylaştığınız için teşekkür ederim Turan Bey : )
    Yanıt vermeye çalışayım.

    Siyasi düşüncede devletin varlığı kendiliğinden "olması gereken" olarak kabul edilen bir durum değil ; örneğin anarşizm ve bazı radikal liberal akımlar var biliyorsunuz.

    Anarşizm (ve anarşi-st) bizde halk arasında hakaret / aşağılama maksadıyla kullanılsa da bazı oldukça mantıklı tezlere sahip.

    Anarşist teori devletlere benim baktığımdan da daha karamsar bakıp, onu bir anlamda "şer" ve "gasp" odağı olarak tanımlayabiliyor ; lakin şu ana kadar dünya çapında küçük veya büyük ölçekte örneğin liberal, faşist veya sosyalist yönetim tecrübeleri görmüş olsak da anarşizmin saha pratiği, bir yönetim olarak örgütlenmesi bildiğim kadarıyla oldukça az (İspanya tarihinde özellikle İç Savaş dönemi ilginç bir örnek) - (Anarşist yönetim tecrübelerinden daha fazla haberdar olan varsa bizi de bilgilendirebilir belki diye düşünüyorum)

    Bahsettiğim radikal liberal akımlar ise devletin, varlıksal olarak insandan öncelikli olamayacağını ve temel vazife olarak insanların(ın)
    1) Güvenliğini sağlamak
    2) Varlıklarını korumak

    'tan ileri gitmemesi gerektiğini ifade ederler. Keynes, 1926 tarihli ünlü makalesi "Laissez Faire'in Sonu" (The End of Laissez Faire) içerisinde Marquis d'Argenson diye bir adamın ismini zikreder ve onun "daha iyi yönetmek için daha az yönetmeli" sözünü alıntılar.

    Dolayısıyla "devletin vatandaşlarının hayatına ne ölçüye kadar karışması meşrudur" sorusu siyaset teorisi tartışmalarında yüz yıllardır ele alınan çok önemli bir soru.

    Batı'da gelişmiş ülkelere baktığımızda laik devletlerin, vatandaşlarının hayatına karışmasına pek çok konuda sınırlamalar getirildiğini görürüz. Fakat pratik koşullarda, devletler (ve onları yönetenler) gücü severler ve onun daha fazlasını elde etmek için çabaları süreklilik arz eder.
    Bu çabalarından biri de devletlerin ulusal medyaları üzerinde az veya çok güçlü biçimde tekel kurarak insanların ülkelerine veya özellikle dünyaya dair aldıkları haberleri kendi çıkar / ideoloji filtrelerine tabi tutmalarıyla olur. Şüphesiz bu da bir toplum mühendisliği içerir ve insanları "ulusal ideolojilerin" buyurduğu yönde yontma amaçlıdır ; insanların düşünce özgürlüklerini gerçekleştirmelerine, bir anlamda "birey olarak kendilerini gerçekleştirmelerine" ket vurur.

    ("Demokrasilerin beşiği" ABD'de, bazılarınca "hala hayatta olan en önemli düşünür" olarak ifade edilen Noam Chomsky'nin 1980'lerden bu yana sansüre uğruyor olması iyi bir örnek kanımca. Chomsky başarıları ve prestiji sayesinde MIT'de hoca olarak yerini koruyor olsa da ABC, NBC, TNT gibi anaakım kanallara çıkarılmaz ve bunlardan onlarca yıldır devlet-kökenli sansür yemiştir.)

    Bu konu bence bu ölçüde göreceli değil ; zira şer'i hukukla yönetilen bir devletseniz buna uygun düzenlemeleri yaparsınız. Eğer laik bir hukuk devletiyseniz üzerinde neredeyse tüm "uygar" diyebileceğimiz dünyanın az ya da çok uzlaşmış olduğu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ni temel alır, ona göre yasalarınızı yaparsınız.

    Bunun için devletin ayrıca bir ahlak eğitimi vermesine gerek yoktur.

    Devletten devlete, kültürden kültüre en azından 180 derece değişmeyen ve belirgin tanımlar içeren insan haklarının ülke çocuklarına eğitimini verirsiniz.

    Ben yukarıda belirttiğim siyasi şema içerisinde "devletin görevi ne olmalı" sorusuna şu an için net bir cevap veremiyorum, zira bence çok zor ve çetrefilli bir soru ; lakin söylediğiniz kolayca totaliter bir noktaya çekilebilecek biçimde yorumlanabilir.
    Örneğin (savaş durumları haricinde) kürek çekme üzerinden bahsettiğiniz kitlesel mobilizasyonun devletin işi olduğunu düşünmüyorum, zira bu da belirgin bir toplum mühendisliği içeriyor gibi.

    Yani ben devlet eliyle "bir hedefe doğru" yönlendirilmek istemiyorum, zira ilk olarak kendi hedeflerimi kendim belirleme arzusundayım, ikinci olaraksa o "hedefler" genelde biz halka değil de ülkeyi yöneten muktedirlere yarıyor biliyorsunuz : )

    Bir diğer nokta olarak devletin varlığını sürdürmek için ne gerekiyorsa yapması veya daha popüler ifadeyle "devletin bekası"nı neredeyse kutsallaştıracak ölçüde vurgulayan siyasi yaklaşımlar, tarihten de aşina olabileceğimiz üzere çok ciddi suçların, katliamların, acıların yaşanmasına ve bunların meşrulaştırılmasına neden olmuş.

    Batı, bunu bizden biraz erken görüp (Thomas Hobbes gibi düşünürlerle beraber) daha 17. yüzyıldan "yahu bu devlete atfettiğimiz kutsallık nereden geliyor" sorusunu sormuş ve "devlet otoritesinin" Hobbes gibi, Locke gibi veya Rousseau ile Bakunin gibi kurnaz siyaset analizcileri elinde "herhangi bir kutsal dayanağı olmadığı" sonucuna varmış durumda.
    Biz o noktaya henüz daha ulaşamadık.
    Zira küçükten itibaren birey olmak üzere değil de "devlete kul olmanın" güzellemeleriyle büyütülüyoruz.
    Ve takdir edersiniz ki, bizim devlete karşı "boynumuzun kıldan ince" olması bizim bu eğitimi almamızda baş rol sahibi olan devlet yöneticilerinin işine yaramakta.

    Yalnız alıntıladığım ifade ettiğinizi doğru anladığıma tam emin değilim, bu açıdan çok net bir şey söyleyemiyorum.

    Devlete ihtiyacımız olduğunu varsayalım (anarşist düşüncede biri buna az veya çok karşı çıkacaktır tabii : ) ; bu yine de bizi "nasıl bir devlete ihtiyacımız var" sorusuna götürüyor. Burada tartışan, düşüncelerini paylaşan insanlar olarak pek çok konuda farklı düşünebiliriz ; lakin ihtiyacımız olan devlet yönetiminin şu anki olmadığı konusunda genel olarak hemfikirizdir diye düşünüyorum.
    Ve onu değiştirmek, istediğimiz kalıba sokmak için çaba sarf etmemiz, onu kendi haline bırakmamız gerekiyor.

    Benim devlet / halk ilişkisi içerisinde gözlemlediğim genel bir dinamik var. Bunlardan genelde biri diğerine hizmet ediyor.

    Halk (ve sivil toplum) uyanıksa, bilinçliyse, seçtiği politikacıları (ve onların gıyabında devleti) gerekli biçimlerde kontrol edip, siyasetin "keyfi" davranmasını engelleyebilecek biçimde gerektiği zamanlarda onlar üzerinde baskı kurabiliyorsa - yani bir anlamda köklü bir sivil toplum anlayışı varsa - o durumda siyaset kurumu ülke içinde daha iyi işliyor, devlet vatandaşlarına iyi bir hizmet götürebiliyor.

    Bunun tam tersi, halk pasif, ilgisiz, meraksız ve bilinçsiz durumdaysa siyasi makamları ele geçirenler (özellikle kurnaz olanları) halkı arzu ettikleri gibi yönlendirip, aslında kısa veya uzun vadede açıkça halkın zararlarına olan faaliyetlere dahi sürükleyebiliyorlar, halkı "soygun" seviyesine varan vergilerle yolabiliyorlar ; hatta onları "şahsi menfaatleri" doğrultusunda birbirlerine kırdırabiliyorlar (bu örneğin oldukça tanıdık geldiği düşüncesindeyim : ).

    Dolayısıyla, her ne kadar siyaset gibi inanılmaz derecede karmaşık olan bir konuda az şeyden emin olduğumu düşünsem de, yapılması gereken şeylerden birinin ülke içi siyaset kurumuna çekidüzen vermeye çaba göstermek olduğunu düşünüyorum ; onu halihazırdaki yozlaşmışlığına evrilten pasifliğimizden kurtularak ve bilinçlenerek.
    Çok klişe olacak kusura bakmayın, bu toplumsal & bireysel bilinç düzeyine varmamızın yolu da kaliteli bilimsel eğitimin ülkede gelir / sınıf / inanç / etnik köken veya cinsel yönelimden bağımsız biçimde herkes için erişilebilir olmasına destek olmaktan geçiyor diye düşünüyorum.
    Ayrım yapmaksızın.

    Gerektiğinde "düşünen insana düşman" bir yönetim geleneğinin karşısında durarak.

    Sevgili @zxc de yazmış, ben tam olarak bunları kastetmemiştim aslında. Biraz daha açık olmaya çalışayım.

    Devlet vergi almak zorundadır.
    Siz son derece totaliter, vatandaşlarının hayatlarının her noktasına nüfuz eden bir devlet iken - yani yönetim sorumluluğunuz çok büyükken - de vergi alırsınız ; yukarıda belirttiğim radikal liberal / liberteryen ve sorumluluğu, dolayısıyla büyüklüğü çok daha az olan bir devlet iken de vergi alırsınız.

    Lakin devlet olarak aldığınız vergi, yine bir anlamda "yaptığınız iş / verdiğiniz hizmet" doğrultusunda ihtiyacınız olan giderleri karşılayacak ölçüde hakkaniyetli olmalıdır.
    Daha totaliter (veya sosyalist) bir devletin harcamaları fazla olacağı için aldığı vergi de yüksek olacaktır ; öte yandan koyu liberal ve görevi daha ziyade "serbest piyasanın iyi & sağlıklı işlemesini" sağlayacak regülasyonları, aracılıkları yapmak olan bir devletseniz alacağınız vergi de az olmalıdır.

    Bizdeki durum ise farkındasınız, bunlardan hiçbiri.
    Hafif ünlü (ve benim pek sevdiğim) bir ifadeyle "vergi toplarken sosyalist, hizmet verirken ise liberal olmak" bizim memleket idaremize haiz bir durum.

    Bugün ortalama bir beyaz yakalı, doğrudan ve dolaylı vergiler üzerinden aylık kazancının yaklaşık yarısını devlete veriyor, örneğin 6000 lira brüt maaş alırken bunun yaklaşık 3000 lirasını her ay devlete veriyor.
    Peki her ay 3000 liralık bir hizmet aldığını aramızda düşünen var mıdır, bilmiyorum.

    Bir diğer nokta olarak ben "devletin değerleri" kavramına olumlu yaklaşamıyorum ; zira devletin değerleri dediğimiz genel olarak, ülkemiz durumunda siyasetçinin çıkarına hizmet eden değerler olmaktalar. Bizim "neyi öğrenip neyi öğrenmeyeceğimize" karar verme kudretine sahip siyasetçi ise şüphesiz, bizi kah medya kah milli müfredat üzerinden manipüle etme çabasına girecektir.
    Gerçekliği kendi çıkarına uyacak biçimde yontmak üzere.

    İdealleştirilmiş bir devlet anlayışı üzerinden gördüğüm kadarıyla devlete yaklaşmaktasınız ve bu da devletin olmazsa olmazı olan insan faktörünü biraz ihmalde bırakıyor kanımca. Zira pratik koşullarda insan faktörü olmadan devleti tahayyül etmek pek mümkün değil ve yöneten insanların beklentileri, istekleri ve çıkarları varken bunların devlet yönetimine yansımamasını beklemek ülkemiz için biraz zor.

    Kendi çocuğumun, içerisinde yaşadığı toplumun gözünden dünyayı görebilmesi çok önemli, katılıyorum ; fakat o toplumun insanlarını "kötüye" yönelten çarktan, o sistemden de olabildiğince uzak kalmasını veya çok daha önemlisi toplumdan yayılan kötü şeylere karşı direnç geliştirmesini isterim.
    Bu da bahsettiğim üzere, hatalı / pragmatik / yoz toplum mühendisliğiyle on yıllardır bizzat ülke insanlarını kötü şeylere ; yalana, güvensizliğe, tahammülsüzlüğe, hak gaspına, kin ve nefrete sürükleyen tepemizdeki kurumun eliyle olacak şey değil.
    Yani bunu denedik, rejimin kuruluşundan beri devlet yönetimini kısmen kendi haline bıraktık ve elimize geçen şey bu. Ben artık körü körüne umut ederek beklemek istemiyorum açıkçası.

    Halkın siyaset kurumuna, onun düzgün biçimde çalışmasını sağlamak için müdahalesi, çekidüzen vermesi gerekiyor, evet ; ki eğer bunu başarabilirsek o zaman ülke adımızdaki "Cumhuriyet" daha da fazla anlam kazanacaktır diye umuyorum.
     
    #51 mavi, 18 Kasım 2018
    Son düzenleme: 18 Kasım 2018
    Mikrobiyolog bunu beğendi.
  12. karanehir35

    karanehir35
    Expand Collapse
    Analog

    Katılım:
    15 Haziran 2013
    Mesaj:
    2,384
    Alınan Beğeniler:
    11,515
    "Anarşistlerin tarihte ki ilk büyük başarısı denince akla gelen şey 'Mahnovşçina', yani 1918-1921 yılları arasında Ukrayna Bölgesinde kurulmuş olan anarşist komündür.
    Hareketin Mahno’nun kişiliğinde cisimleşen devrimci karakteri, gücünü yoksul Ukrayna köylülerinden almıştır. Yaklaşık 3 yıl boyunca tüm Ukrayna’da Wrangel ve Petlura’nın beyaz karşı devrimci ordularına karşı mücadele veren hareket, özgürlük savaşında Bolşeviklerle de mücadele etmek zorunda kalmıştır. Çünkü 1917 devriminden sonra bolşevikler güç kazanmaya ve baskı kurmaya başlamıştı. Bunun başlıca nedeni de "devrimin önde gelen" insanların gücü ellerinde tutmak istemesiydi. Bunun üzerine Rusya'da ki anarşistlerin çoğu güçlü bir anarşist-komünist hareketin olduğu ve bolşeviklerin daha güçsüz olduğu Ukrayna'ya geçer.
    Anarşistler pek çok kez kızıl orduyla, beyaz orduya karşı ittifak kurmuştu. Ukrayna'da anarşistler beyaz orduya karşı büyük zaferler kazanıyordu- bu zaferlerde Mahno'nun bulduğu "taçanka" adlı arkasına makineli tüfek bağlanmış at arabalarının da faydası çoktu. Gerilla taktikleri kullanan orduda sözde komutanlar olsa da aralarında hiç bir hiyerarşik ilişki yoktu. Bu yüzden onlara "eşkiya" deniyordu- özellikle kızıl ordu.
    Kendine anarşist-komünist diyen Nestor İvanoviç Mahno, Ukrayna'da ki anarşist-komünist hareketini örgütleyen başlıca kişiydi. Yaptıklarıyla ve anarşizm hakkında bildikleriyle halkın güvenini kazanmıştı. Halk hatta ona sanırsam "Batko" (baba mı neydi) öyle bir şey diyordu. Mahno'nun Ukrayna'da bu kadar çok sevilmesinin nedeni, işçi ve köylü 'sınıfı' için değil, işçiler ve köylüler için yaptıklarıdır. Burjuvaların elinde olan toprakları gerilla taktikleri ile geçirdikten sonra buraları köylülere veriyordu ve bunun için ve bir vergi ne de para alıyordu. Kısa bir süre sonra Ukrayna'da anarşist bir komün kurulmutu. Bu komüne halk arasında "Mahnovşçina" deniyordu. Mahnovşçina'da para tamamen yok olmasa da halk daha çok yaygın olarak takas sistemini kullanıyordu. Ayrıca eğitimde de o zaman için büyük bir yenilik olan, genç beyinleri sistem için
    köle yapmaya çalışmayan Ferrer'in 'modern okul' sistemi uygulanmaktaydı.
    Ukrayna'da otorite sahibi olamayan ve Mahnovşçina'da ki bu özgürlükten memmun olmayan Bolşevikler, beyaz ordu tehdidi ortadan kalkar kalmaz anarşistleri düşman ilan etti. Daha sonra 1921 yılında "Bütün güç Sovyerlere-Partilere Değil!" dedikleri için Kronştad'daki anarşistlerin ve bolşeviklerin oraya gelmesini sağlayan devrimde en büyük katkısı olan denizcilerin hepsini katledecek olan kızıl ordu -Kronştad'a daha sonra ayrı bir başlık açabilirim, ya da isteyen varsa hemen açsın iyi olur- askerlerini Mahnovşçina'ya salar. Ukrayna'daki anarşistleri birer eşkiya olmakla suçlar. Bu sırada Mahno'nun dağıttığı bildiriler sayesinde gerçeklerin farkıan varıp anarşistlere katılan kızıl ordulu askerler olsa da kısa bir süre içinde anarşistler, kızıl ordu karşısında güçsüz kalır.
    26 kasım 1920'de anarşist ordunun komutanlarının Sovyet
    Devleti tarafından bir konferansa çağrılıp güzel bir "kurşuna dizilme" karşılama töreniyle karşılanmaları da bu savaşın tuzu biberi olmuştur.. Bu olaydan sonra Ukrayna genelinde anarşist direnişçiler kalsa da, kısa bir süre içinde Mahnovşçina'nın dönemi sona erdi."
    http://oyungezer.com.tr/forum/discussion/853586/mahnovşcina-ukrayna-anarşist-hareketi/p1
     
    Collapse Signature Expand Signature
    mavi, refuserQ ve endia bunu beğendi.
  13. zxc

    zxc
    Expand Collapse
    Analog

    Katılım:
    4 Aralık 2013
    Mesaj:
    3,027
    Alınan Beğeniler:
    6,686
    Bence bunu sağlayacak olan birinci planda halk değil, kanunlar ve sistem. Yoksa halkın tümünü bilinçlendirmek eli yüzü düzgün bir yönetim için şart değil bence.

    Mesela Amerikan toplumunun çoğu cahil, bir kısmı tutucu. Yüzde yirmi civarı ırkçı. Ancak işleyişi fena değil. Çünkü ülkeyi aklı başında insanlar düzenliyor. Gerek devlette, gerek özel kuruluşlarda, medyada, iş dünyasında, üniversitelerde, karar verme mekanizmalarında rastgele halk değil, neyin ne olduğunu bilen insanlar var, doğal olarak. Bunların dediği, yaptığı, uyguladığına göre halkın kararı şekilleniyor. Bizde de az çok öyle. Peki farkımız ne?

    Etik seviyemiz düşük ve bağnazız. Sadece toplumun eğitimsiz kısmı değil, eğitimli ve bilinçli kısmı da öyle. Açıkçası esas eğitimli ve bilinci kısmı öyle olduğu için bu durumdayız.

    Millet olarak çok da uzlaşı ve özgürlük yanlısı değiliz. Bizim için "güç", "doğru"dan daha önemli. Böyle yetişiyor, çevreden böyle görüyor ve bu şekilde şartlanıyoruz. Tahammülsüzüz. Dindar olan dini eleştirene, Atatürkçü olan Atatürkü eleştirene tahammül edemiyor, herkes birilerine kızgın. Becerebilen kadrolaşıp hak yemekte beis görmüyor, eğitim seviyesinden bağımsız olarak. Dindarım diyeni de öyle, Atatürkçü geçineni de. İnsanı insan yapan asıl faktörlere yüzümüzü çevirmekte ısrarcıyız. Herkes böyle değil tabii ki, ancak genel işleyiş bu yönde. Öyle olunca haksızlık ve ayrımcılık yaygınlaşıyor. Bir arada yaşamamız mümkün olmuyor. Sözde bir hukuk devleti altında kabile kuralları geçerli oluyor. Ülke olarak birlik olamıyoruz. Bu zaafımızı kullanan fırsatçıların ağına düşüp sürünüyoruz hep birlikte.
     
    #53 zxc, 18 Kasım 2018
    Son düzenleme: 19 Kasım 2018
    VirtuFortuna bunu beğendi.
  14. Sechtdamon

    Sechtdamon
    Expand Collapse
    WAV

    Katılım:
    3 Haziran 2014
    Mesaj:
    558
    Alınan Beğeniler:
    1,649
    Henry David Thoreau...
     
    barocka ve karanehir35 bunu beğendi.
  15. Mikrobiyolog

    Mikrobiyolog
    Expand Collapse
    WAV

    Katılım:
    5 Ocak 2016
    Mesaj:
    983
    Alınan Beğeniler:
    3,746
    @mavi Ceyhun hocam, yine bilgiyle yoğrulmuş, fikir ve ideallerden, olması gerekenlerden bahseden güzel bir yazı yazmışsınız. (Hayır satır arasında gizliden gizliye ayaklarınız yere basmıyor demek istemiyorum) yazdıklarınızı samimiyetle takdir ediyor, bilgi birikiminize gıpta ediyorum. Ne yazık ki ben bu denli derin bir birikime sahip değilim ve yazdıklarımı sınırlı kişisel deneyim ve gözlemlerim doğrultusunda yazıyorum. Nasıl olması gerektiğine kafa yormayı yazık ki artık bıraktım. O nedenle daha pratik bakıyorum. Mesela devletin ne olduğuna siyasi olarak değil ne amaca hizmet ettiği üzerinden bakıyorum.

    Devlete ihtiyaç dememin sebebini biraz açayım: Benim bir düşüncem var, eğer dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insan grupları, birbirlerinden bağımsız olarak benzer kavramlar ya da nesneler ortaya çıkarmışlarsa bunun ihtiyaç nedeniyle olduğunu düşünürüm. Örneğin her dilde anne kelimesi varsa sebebi bu kelimeye ihtiyaç olmasıdır. ya da her medeniyette bıçak varsa aynı şekilde.

    Aile, evlilik, şaman/büyücü/doktor, reis/şef, kural/kanun, yargılama, ceza (örnekler çoğaltılabilir) ve tabi devlet. Bence hepsi ortaya çıkmaları kaçınılmaz olan gereksinimlerdir.

    Devletin ne olduğuna baktığımda ben kuşkusuz bir şekilde büyük ölçekli bir işbirliği organizasyonu görüyorum. İşbirliği dedim diye karar alma mekanizmasının içinde olmak olarak düşünmeyin lütfen. Kastedilen şey içinde yaşadığınız matrixe vücudunuzun elektrik akımını vermek şeklinde bir iş birliği. Karşılığında vücudunuza hayatta kalmanız için gereken besin maddeleri giriyor. Siz bu besin maddeleri olmadan yaşayamazsınız, matrix siz(ler)in sağladığı elektrik akımı olmadan fonksiyon görmeye devam edemez.

    Bugün kimse ihtiyaç duyduğu her gıda maddesini kendi yetiştiremez. Evini, arazisini, arabasını, ailesini tek başına koruyamaz. Arızalanan aracını tek başına tamir edemez. Bunların tamamı büyük ölçekli işbirliği gerektirir. İnsanların en temel işbirliği bence üretim ve ticarettir. Bu iş birliği kime daha çok hizmet eder orasını bakan herkes görebilir. Ama unutmayın ki bu işbirliğinden hepimiz faydalanıyoruz, hepimizin ihtiyacı var. Kaldı ki seçeneğimiz de yok, bu işbirliğini yok sayar ve matrixin dışına çıkmak istersek, peşimizden sentinelleri gönderirler :)

    Başka bir konu, toplumlar ve liderler: Benim gözlemlediğim dünyamızda iki farklı lider kategorisi var, ya da kategoriler daha çoksa bile iki uç tip lider var. Yukarıda "public servant" tabiri geçmiş. Evet böyle liderler var gerçekten. Ekonomi sınıfında uçan, bisikletle, metroyla işe giden, halkın arasında korumasız gezen. Bunlar "otobüs şoförü" liderler. Şöyle açayım; lise arkadaşlarınız ve aileleri toplandınız, Karadeniz gezisine gideceksiniz. Size, sizi, sizin belirlediğiniz yoldan, sizin belirlediğiniz adrese götürecek bir otobüs şoförü lazım. Kanadanın başbakanı vs gibi liderler benim gözümde böyle. Ne istediğini bilen, bilinçli toplumların seçtiği bu liderlerin hareket özgürlüğü sınırlı. Seçimde ne dedilerse onu yapmak zorundalar. Radikal kararlar alamazlar ve devlet politikalarını fazla değiştiremezler, devletin memurudurlar. Bir de "ben bilmem liderim bilir diyen" bilinçsiz toplumların liderleri var, klişeden kaçmak istiyorum ama bunlar sürünün önünde yürüyen ve sürüyü istediği yönde götürme özgürlüğüne sahip olan "teke" liderler. Trupm gibi, Putin gibi. İsterlerse ülkelerini müttefiklerine yakınlaştırır ya da uzaklaştırırlar, savaşa sokabilirler. Devlet politikalarını değiştirebilirler. Konuşmalarında sık sık halkın hizmetkarı olduklarını söyleseler bile bu popülizmden öteye gitmez. Burada belirleyici olan toplumdur. Her toplum kendisine uygun lideri seçer. Teke tipi lider seçen bilinçsiz toplumların en temel problemi, bilinçli bir toplum olma ihtiyacı hissetmemeleri ve kendilerini bilinçli bir topluma dönüştürecek beceriden yoksun olmalarıdır. Bunu ancak seçtikleri "teke" başarabilir, ancak bu da tekenin bindiği dalı kesmesi anlamına gelecektir.